Bu İşler Güçler Nasıl İşler Güçler?

 “Modern muzip yalanlar” başladı… İşler güçler ilk bölümden izleyicinin gönlünü feth etti. Bu satırları henüz dizinin ilk reklam arasını verdiği yani yayın saatinin yaklaşık bir buçuk saat sonrasından yazıyorum, temennimin gelecek bölümlerde daha çok reklam alması olduğunu belirterek başlayalım izlerken alınan notlara…
İşler Güçler
İşler Güçler
Hiç bir ikincil anlam yüklemeden belirtmeliyim (Gazi dizisiyle ilgili ironi içermemektedir) ki Ahmet Kural’ı ilk başrolü “Gazi”den bu yana beğenerek izliyorum. Her ne kadar Gazi dizisinin senaryosunda ciddi sorunlar olduğunu belirtsem de o diziden bile belliydi “bu adamda iş olduğu.” Çalgı Çengi’yle ateşlenen o fitil sanırım İşler Güçler’le patlayacak. Murat Cemcir’in seslendirme kariyerinin yanı sıra dizi izleyicisine “ben de varım” diyerek dikkatini üzerine çektiği iş Üsküdar’a Giderken henüz hafızalarda anısını taze tutarken, İşler Güçler o dikkati, izleyicide uyanan “her an beklenmedik bir kahkaha attırabilen oyunculuk” ritmini “sinüs” haline getirecek gibi… Yani İşler Güçler bu ikiliyi televizyon dünyasının “ayrı düşünülemeyenleri” arasına sokabilir dikkat çekerim…
Hadi gelelim notlara… Bir kere dizide yalan ile gerçek arasındaki o ince çizgi iyice kaybolmuş, neresi gerçek neresi yalan çözmesi zor. Dizideki her oyuncu kendi adıyla oynuyor. Ahmet Kural, ilk başrolü Gazi dizisiyle dalga geçerken, Murat Cemcir “sesimle para kazanıyorum” nidalarıyla seslendirme kariyerini dizi boyunca alay konusu etti.
“Yalan Dünya” olarak anılan hatta bu adı bir diziye veren oyunculuk dünyasının asıl yüzünü, Yalan Dünya’nın Cihangirleştirilmemiş tarafını gösteriyor İşler Güçler… Her şey ne kadar gerçekse, bir o kadar yalan… Başrol oynayacağını düşündüğü dizide rolün başkasına verildiğini gazeteden öğrenen, başlayacağı işin garantisi olmadığı için girdiği taksiti nasıl bitireceğini düşünen oyuncu figürü nasıl gerçekse, kaşık yutan insanın feryadı da bir o kadar güldürme yalanı dizinin içinde…
Gerçeklerin ve yalanların içinde göndermeler de yok değil, hatta bolca gönderme var. Bir anda cami avlusunda oturan oyunculara yapılan gönderme omzunuzun üstünden geçen bir taş ile birilerinin kafasına denk düşüyorken, Engin Altan Düzyatan’ın anlaşamadığı reklamları seslendirmeyi amaç edinen seslendirme sanatçısı figürü bir o kadar gülümsetiyor izleyiciyi… Hep fark ettiğimiz ama hiç dile getirmediğimiz bu ayrıntılar can buluyor senaryo içinde, hatta dizi ile maç arasında mekik dokuyanların içsesini bile dizide duyabiliyoruz. Sadi Cengiz’in “Balotelli’yle konuştum haberler iyi. İşi ilk 15 dakikada bitirecekler. Herkes bizim diziye dönecek.” ifadesi ne kadar şaşırtıcıysa beklenmedik bir anda sahnenin arkasında beliren Çalgı Çengi film afişi veya Behzat Ç izlenen ekran gibi ayrıntılar da o kadar sürprizli…
İzleyicinin rahat bırakılmadığı, diken üstünde tutulduğu bir dizi İşler Güçler, her dakika bir şey olacak diye izleniyor. Günümüzde çoklu ekran izleyiciliğinde de bunun yansımasını hemen gördük zaten, dizi yayınının yirminci dakikasında trend topic oldu. Her an yeni bir espri yakalayan izleyici yakaladığı mizanseni tarihe not düştü, paylaştı ve yenisini izlerken gelen yorumlara göz ucuyla baktı… Twitter’da, Facebook’ta, ve özellikle sözlüklerde üst üste gelen güldürü darbeleriyle once sersemleyen izleyici yirminci dakika itibarıyla yazılara hız verdi.
Tüm yazılanlardaki temenni ise ortaktı, Üsküdar’a Giderken’in anımsatıldığı mesajlar paylaşıladursun, kişisel fikrim Selçuk Aydemir’in İşler Güçler’le bu kötü talihi yenebilecek güçte olduğu. Tabi gelecek bölümlerde de beklenen o “yırtma”nın olması şartıyla. Kısacası film çekmek isteyen üç kafadarın “köşeyi dönmesi”, “şeytanın bacağını kırması” yani “yırtması” lazım ki dizi izleyicisi başarısızlığın ve talihsizliğin komedisinde durağanlığa düşmesin. Belki ilerleyen bölümlerde çok daha farklı aksiyonlar göreceğiz belli olmaz ama ilk bölümden gözlemim o keskin kırılmanın en geç kış sezonuna geçerken yaşanması gerektiği…
Bakalım gelecek bölümler bize neler gösterecek?

Savcı’sız Behzat Ç, Behzat Ç Olur mu?

Biliyorsunuz Behzat Ç dün büyük bir para cezası aldı, cezanın nedeni ise dizide 17 dakika alkol alınmasıydı… Konuyla ilgili yazı yazmamı isteyen, görüşlerimi merak eden okurlardan mesajlar aldım ancak sizleri iki ay kadar önce Radikal Gazetesi’nde yayınlanan bir yazıya havale etmenin daha doğru olacağına inanıyorum. Benim yazmadığım bu yazı konuya bambaşka bir perspektif sunuyor, ve Behzat Ç’nin neden RTÜK’ün hedef tahtasında olduğunu çok güzel açıklıyor. Zaten konuyla ilgili yazılması gereken yazının yazıldığı kanaatinde olduğumdan ceza konusunun daha fazla üstünde durmuyor ve yine diziyle ilgili başka bir tespitimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sürekli bir Behzat Ç izleyicisi değilim, ancak Behzat Ç üzerinden yapılan tartışmalarda verilen cevabı çok net hatırlıyorum. Her argüman Behzat Ç’nin bir antikahraman olması üzerinden sonuca bağlandı bugüne kadar, haksız da değildi, Behzat Ç’nin kahraman olduğu iddiası dizide hiç güdülenmedi. Bahsedildiği üzere, Behzat ideal bir adam değildi, idealleştirilmeye çalışmıyordu ve link verdiğim yazıda da altı çizildiği gibi norm dışı olması zaten onu ayrık otu yapıyordu.
Ancak dizide Behzat’ı “anti”leştiren yani onun sunduğu karakterin karşıtını oluşturan bir “öteki” daha vardı. Bir kimliğin varoluşu için nasıl ötekinin olması gerekliyse, yani renk olarak mavi olanı tanımlamamız için bir mavi olmayanın varlığı zorunluysa, dizide de Behzat’ın norm dışı hallerini destekleyecek “daha normal” karakterin veya karakterlerin olması da zorunluydu. Behzat’ın akıl dışı, öfke kontrolündeki karakteri daha akılcı bir kişi kurgusuyla senaryoda desteklendi, yani karakter kendi gibi olmayan üzerinden tanımlandı ve tamamlandı. Behzat yalnızca norm dışı olduğu için değil, dizideki diğer karakterlerin zıttı bir alternatif olduğu için de bu kadar benimsendi. Özetle dizide biz Behzat Ç gibi 5 karakterin öyküsünü izleseydik, o bizim için bu kadar çekici olmayacaktı veya Behzat bizim gibi olsa o öteki desteği alınmasaydı dizi bu kadar önplana çıkmayacaktı.
Malumun ilanı olan bu bilgilendirmeyi yaptıktan sonra geçtiğimiz sezonda bu dengenin nasıl sağlandığına beraber bakalım. Defalarca yapılan bir benzetmenin üstünden nemalanmak istemediğim için konuya deyinip sonuca varalım. Behzat Ç’de geçen sezon denge unsurlarından biri Şevket biri ise Savcı’ydı. Denklemin bilinmeyenleri karıştıysa gelin başka bir örnek üzerinden açıklayalım.
Hukuk, yani belirlenmiş kurallara uymak, boyun eğmek ve onların devamlılığını sağlamak üzerinden tanımlanan bir işle iştirakla biçimlendirilen Savrı karakteri Behzat’ın panzehiriydi. Bu dengeyi başka örneklerle de açmak gerekirse, nasıl House M.D.’de House’un denge ağırlığı Cuddy ve Wilson ise öyle… Wilson dizinin son bölümünde açıklandığı gibi House’un vicdanıydı, House’un asla kendine ait bir vicdanı olması gerekmedi, çünkü Wilson zaten halihazırda House’un iyi yanıydı. Bu karşılaştırma üzerinden Cuddy yönünde de yol alabiliriz. Cuddy nasıl House’u dizginleyen bir otorite figürü ise Savcı da Behzat için oydu. El freniydi, ana kumandaydı…
İşte böyle kurgularda bir karakteri öteki olmadan düşünemezsiniz, dengesini yitirir, o olmadan eski karaktere asla dönemez. Bir dizinin tutması için bu denklemin sağlanması ne kadar önemliyse, tutan bir işte denklemin korunması önemli veya bilinçli olarak bozulması da bu derece kontrollüdür. House M.D. dramatik bir sonla arşivde yerini aldı, Behzat Ç için bu denklem bozumunun ne kadar sağlıklı kalanacağı ise tarafımca şüpheli… Önümüzde bu bozulumun yeni bir kurulum için elverişli olmadığına dair iki antikahraman üzerinden yapılmış bir karşılaştırma varken daha derin bir açıklamaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Behzat Ç izleyicisi nasıl ikinci sezonda ilk sezonun tadını aradıysa, üçüncü sezonda da ilk iki yılın izleri aranacaktır. Nasıl House’un sekizinci sezonunun Cuddy’li bölümleri arattıysa, nasıl House hayatına Dominica’yla devam edememiş, Wilson’ın omuzlarına yüklediği tüm sorumluluklar nasıl sonunda Wilson’ın hastalığıyla çözümsüz hale gelmişse aynen öyle… House bencilliğiyle Behzat’a fark atsa da başka problemleriyle aykırılıkta onunla yarışıyor. Bu nedenledir ki, Behzat Ç’nin finalinde Behzat’ı da gömersek şaşırmayın. Böyle karmaşık denklemleri çözümü de aynı denklemi dengelemek kadar zor zira…
Sonuca gelirsek Savcı Esra’ya veda niteliğinde olan bu yazı biraz geç yazılsa da öngörümün gelecek sezon tutmamasını diliyorum. House için Cuddy’siz 1 sezon bile izleyicide özlem yarattıysa, Savcı’sız 1 sezon da aynı şekilde Behzat Ç izleyicisini hasrete düşürecek gibi geliyor.

Dizilerde kürtaj, pardon cinayet!

Malumunuz gündemimiz kuluçka makinesi olarak görülen kadınlar ve kadınların aldırdıkları çocuklar… Ülke gündemimiz malum kürtajken gelin dizilere, yani toplumun muhafazakarlaştırılmış ve muhafazakarlaştırma amacı güden yansımalarına, beraber bakalım.
Defalarca dizilerin bir üstadın tasviriyle “muhafazakar ideoloji üreten makineler” olduğunu örnekledim önceki yazılarımda, bakalım kürtaj meselesinde makinelerimiz bizlere neler gösteriyor.
En yakındaki örneklerden başlayalım aklıma bu sezonun işlerinden kürtaj konusunu işleyen iki dizi geliyor. Biri Öyle bir geçer zaman ki, diğeri ise Bir çocuk sevdim… Malumunuz Öyle bir geçer zaman ki’de Cemile, Ali’nin tecavüzü sonrası hamile kalmıştı hatta bebeği aldırmak isterken ölümden dönmüştü ve sezon başında Mustafa’nın kimin çocuğu olduğu başta anlaşılamamış Cemile’nin çocuğunu aldırdığı ilerleyen bölümlerde şok unsuru olarak açıklanmıştı. Bir çocuk sevdim’de ise henüz reşit olmayan Mine hamile kalınca ailesi onu kürtaja zorlamış ama o çocuğu için hastaneden kaçmış ve bebeği aldırmamıştı. Gelin biraz daha örnek bulalım…
Muhteşem Yüzyıl’da henüz birkaç bölüm önce Melisa Sözen’in canlandırdığı Efsun, şehzadeden hamile kalınca bebeğini aldırılmış fakat işlemi kaldıramayarak kan kaybından ölmüştü. Eve düşen yıldırım’da kürtaj olan genç kadın bir daha anne olamayacağını öğrenirken, Aşk ve Ceza’da Nurgül Yeşilçay’ı kürtajdan annesi son anda vazgeçirmişti.
En uzun süre kürtajı konu edinen dizi ise Aşk-ı Memnu olmuştu. Hatırlarsınız Adnan Bey, ondan habersiz bebeğini aldırdığı için bir sezon boyunca Bihter’i affetmemiş ve aralıklarla “bebeğimizi öldürdün” diyerek onu suçlamıştı. Sanırım bu kadar örnek dizilerde kürtaj konusunun ne kadar sık işlendiğinin özeti… İster dönem dizisi, ister güncel zamanda ilerleyen bir yapım olsun Türkiye’de neredeyse her dizi kürtaj konusuna el atıyor…
Peki bu konular nasıl işleniyor? Dizilerde kürtaj olmayı düşünen kadınlar öyle ya da böyle o masaya gelince işlemden vazgeçiyor(Bir çocuk sevdim, Aşk ve Ceza, Son ilk aklıma gelen örnekler). (Birkaç örnek hariç, Öyle bir geçer zaman ki’de Cemile de bu istisnalardan biri) Kürtajdan vazgeçmeyenler ise, Bihter örneği, sezon boyunca “çocuk öldürmek”le bir tutulan suçlamalara maruz kalıyor. Aynen Başbakan’ın söyleminde olduğu gibi Adnan Bey de kürtajı cinayet olarak addediyor…
Eski dizilerden de hatırlayacağınız gibi (Melekler Korusun dizisinde de Esin bu nedenle bebeğini aldırmaktan vazgeçmişti) ilk çocuğunu aldıran ve bir daha bebek sahibi olamayan birçok karakter var dizi tarihimizde, son örnek ise Eve düşen yıldırım. Bebeğine kıyan kadının laneti dizilerde o karakterlerin peşini bırakmıyor anlayacağınız.
İdeolojik makinelerimizde anne figürü “evladına kıyamayan, her şeyi bebeğinin önünde tutan kadın” olarak yaratılırken dizilerde şehvet ağırlıklı karakter denince akla gelen ilk ismi kötü gelin Ferhunde’nin bile Şevket’ten olan bebeğini aldırırkenki gözyaşları ibretlik olarak ekrana yansımıştı. Deniz Çakır’ın o dönemde verdiği röportajlarda o sahneden çok etkilendiği, dizide kürtaj yaptıran kadın olmanın onu çok üzdüğü yazılıp çizilmişti. Karakter her ne kadar anne olmaya, borç içindeki bir aileye çocuk getirmeye hazır olmasa da o karakteri canlandıran oyuncunun “aslında üzüldüm” sözlerinin üstünde bu kadar durulması “sonuçta o da kadın, bebek aldırmak da suç ve vicdan azabı vesilesi” mesajını vermenin bir başka yolu…
Özetle dizilerimizde de kürtaj cinayet olarak işaret ediliyor, vicdanlı anneler çocuklarına kıyamıyor. Bihter ve Ferhunde gibi sadakatsiz ve başka öncelikleri de olabilen kadınlar ise çocuklarından vazgeçmenin sonuçlarına bir şekilde katlanıyor. Ferhunde Şevket’in gazabına, Bihter Adnan’ın katil suçlamalarına maruz kalıyor. İffet tecavüz ürünü olan çocuğunu yaşam kaynağı olarak görüyor, Cemile kendi çocuğunu vicdan azabıyla aldırırken Mustafa’ya annelik yapıyor…
Kadının “annelik” misyonu üzerinden muhafazakar mesajların sürekli yeniden üretildiği bu dizilerde, zaten yıllardır Başbakan’ın kürtaj konusundaki ısrarı içten içe işleniyormuş. “muş” diyorum çünkü böyle bir liste daha önce önüme dökülmüş değildi. Yeni yeni ayırdına vardığım bu mesaj bombardımanında tecavüz sonucu zuhur eden bebeğin bile İffet için hayata tutunacak bir sebep olduğu (İffet’te tecavüz sonucu hamile kalan İffet (Belki de devlet henüz bakacağı güvencesini vermeden ona malum olduğundan(bakınız Recep Akdağ’ın demeci)) bebeğini doğurmayı göze almış fakat babasının dayağı sonucu bebeğini düşürmüş uzun süre yas tutmuştu), aynı dizide yine Cemil’den hamile kalan Betül’ün ayrıldığı kocasından çocuk sahibi olmak için tereddüt etmediği ve hatta daha sonra Ali İhsan’dan hamile kalan İffet’in annelik heyecanının ekranlarda yer bulduğu şu günlerde “evlilik dışı ilişki dizilerle meşrulaştırılıyor” provakasyonuna bu örneklerle yanıt vermek en doğrusu sanırım.
Hayır! Dizilerde en ağır şekilde meşrulaştırılan şeylerden biri evlilik dışı ilişki değil kadın bedeninin üzerindeki erkek hakimiyeti (dizilerdeki tecavüz olaylarını saymama gerek var mı?), annelik (2 hafta önce yazdığım dizilerde türbanlı kadının reytingi yok mu yazısına bakabilirsiniz), aile ve kadın sadakati… Kısaca muhafazakar değerler… Yani “kürtaj” yalnızca dizilerin kurgusunda heyecan yaratan ve son dakikada vazgeçilerek mutlu aile tablosunu tamamlayan bir öğe… Özetle yakında tüm bu makinelerin içinde tek ayrık otu diyebileceğim Behzat Ç’de bile Savcı’yla Behzat’ın da bir çocuğu olur son anda doğumuna kadar verilirse şaşırmayın! Mutlu aile tablosu eksik kalır, cinayet işlenirse yanarız alimallah!
Ekstra not: Kürtajın kadının bedeniyle ilgili bir işlem olduğunu ve söz hakkı olan kişinin o bedenin sahibi olduğunu düşündüğümü belirtiyor ve erkeklerin kadın bedeni üstünde güç savaşını anlamsız buluyorum. O nedenle yılda bir kadın vücudu ve cinselliği üzerinden açılan bu tartışmaları avam olduğu kadar haksız ve anlayışsız olarak görüyorum. “Kadınlar mecbur kalmasa çocuk aldırmaz”, “kadınlarla empati kuralım” önermeleri de “kadın çocuk sahibi olmayı zaten ister” altyapısı üzerine kurulduğu için “kadınların da çocuk sahibi olmayı kişisel istekleri doğrultusunda mecburiyetler olmadan reddedebileceği” alternatif görüşüyle reddediyorum! Kadın haklarını savunalım derken kadın bedeni üzerinden muhafazakar görüşler üreten o köşe yazarlarına tek tavsiyem empati kurarken muhafazakar ideoloji makinelerinden biraz olsun uzaklaşabilmeleri.

Sultan Ne Sultan, Ne Sultan!

Sultan dizisi malumunuz Pazartesi akşamı başladı ben ise Aliye dizisini bile 6 yıl sonra köşesine taşıyan biraz “geriden gelen” bir yazar olarak bu kez fazla geç kalmadan (şaka bir yana) Cumartesi günü diziyi izleyip notlarımı aldım ve şimdi yazıyorum.
Aldığım notlar birkaç sayfayı aşınca hem okuru yormamak hem de ilk bölümden uzun uzadıya analiz yapmak yerine “not” paylaşmak açısından görüşlerimi madde madde açıklayacağım.

Teaser Diziyi Yansıtmıyor
-Sultan dizisi hakkında belirtmem gereken ilk nokta biraz özeleştiri kaynaklı olacak. Diziye karşı olan önyargımı izlerken fark ettim, sonrasında sosyal ağlarda ve sözlüklerde yapılan yorumlara bakınca anladım ki yalnız değilmişim. Bir dizi teaserda ancak bu kadar kötü tanıtılabilirdi… Sultan’ın köprü üstünde “Sultan ne Sultan, ne Sultan!” nidalarının antipatikliği, dizinin şahane güldürü unsurlarına, kültürel çelişkilerine ucundan bile değmeyen o fragmanların talihsizliği televizyon tarihine eksiyle geçecek nitelikte.

– Dizinin reyting rekortmeni olmayı beklemediğini ikinci kuşakta, yaz dönemi başlamasından hatta entrika yoksunu senaryosundan anlayabiliyoruz. Malumun ilanı olarak yazdığım bu maddeyi örneklemem gerekirse Canım Ailem, İkinci Bahar, Sultan Makamı, Yabancı Damat gibi aynı türden sıcak aile hikayelerinin efsaneleştiğini ancak hiçbir zaman “rekortmen” sıfatına nail olamadığını belirtmeliyim.
Sultan, Nurgül Yeşilçay İçin Risk
-Hazır konuyu açmışken Nurgül Yeşilçay gibi etnik hikaye anlatsa dahi entrikadan vazgeçmeyen bir oyuncunun (bakınız Ezo Gelin), böyle bir aile hikayesinde başrol oynaması (İkinci Bahar dışında oynadığı bir sıcak aile hikayesi gelmiyor aklıma aslına bakarsanız dizi sektöründe bu tür diziler zaten sayıca çok değildir) yapımcı ve oyuncu için hem risk hem de şanstır. Sultan’ı risk olarak addetmemin bir nedeni de Nurgül Yeşilçay’ın sadık izleyici kitlesinin sevdiği “ortalama” seyir türünün de onun rol aldığı diğer entrika dolu, aşk dizileriyle orantılı olabileceği varsayımı ancak hem dizi sonrası yapılan yorumlardan hem de reytingten anlıyorum ki oynadığı neredeyse her dizide gözyaşlarını bolca görmeye alışık olduğumuz Nurgül Yeşilçay, bu kez bir yandan güldüren bir yandan hüzünlendiren Sultan’la bu riskin altından kalkacak gibi.
-Neredeyse her televizyon eleştirmeninin üstünde durduğu nokta dizinin şivesi ancak Diyarbakır ağzı usta bir oyuncu koçuyla halledilebilir, bu eleştiriler muhakkak yapımcı tarafından dikkate alınıyordur. O nedenle ben o konuya hiç girmiyorum zaten ağız konusunda “iyi”, “kötü” diyebilecek kadar diyalekt bilgisine sahip de değilim.
Kürtçe Olmadan Diyarbakır Tanıtılabilir mi?
– Gelelim benim asıl üstünde durmak istediğim noktaya. Dizide Hasanpaşa Hanı, Yedi Kardeşler Burcu, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, eski Diyarbakır sokakları her dizide geçişlerde gördüğümüz boğaz manzarasının yanında çok güzel bir alternatif oldu. Dizi görsel açıdan şehrin kültürel tanıtımını da biraz olsun misyon edinmiş gibi duruyor. Bu açıdan kesinlikle takdir şart. Ancak eksik görülen noktalar da yok değil. Diyarbakır’da geçen bir hikayede bir cümle olsun Kürtçe duymadım. Diyarbakır gibi doğu bölgesinin büyükşehiri olan bir şehrin en büyük kültürel zenginliği dili ve dini çeşitliliğidir. Diyarbakır gibi Süryani kültürün hala yaşadığı, Kürtçenin yaygın kullanıldığı bir yörede bu çeşitlilikten ufacık bir parçayı dizide göremedim. Keşke olsaydı diyorum, keşke görülseydi… Yıllar önce Seher Vakti dizisinde ve son olarak Kasaba’da gördüğümüz o çeşitliliğe entrikalarla örülü dizi dünyasında bir üçüncü alternatif daha kattık diyebilseydim. Ağalı konaklı sözde “etnik” dizilerin içinde bir aile hikayesinin anlatıldığı Sultan keşke içine serpiştirilmiş Kürtçe diyaloglarıyle gerçekten etnik özellikleri de gösterebilseydi… Gelecek bölümlerde umarım bu eleştiri bir karşılık alır da ben köşemden sevinçle haksız bir eleştiride bulunduğumu duyururum.
(“Dizinin böyle bir tanıtma misyonu yok ki!” Diyecek olanlara dizide kullanılan onlarca özlü sözü, türbe ziyaretlerini ve aceleci bacı helvasını hatırlatarak dizinin böyle bir misyonu da kendine uygun gördüğünü hatırlatmak istiyorum. Ama Diyarbakır tanıtılacaksa özlü sözlerden fazlasını söylemek gerekiyor…)
-Dizinin en beğendiğim noktalarından biri de (her ne kadar bölgedeki kültürel çeşitliliğe değinmese de) bazı kültürel farklılıkları göstermesi. Fransa’dan gelen torunun mısır gevreği istemesi, üniversiteli genç kadının Sultan’a “kadınlığın” eksiklik olmadığını öğütlemesi gibi pek çok kültürel ve sosyal yaşam farklılıkları dizide yer alıyor. İzleyiciyi hem gülümseten hem de düşündüren bu anlar hoşgörüyü, anlayışı ve farklılıklardan korkulmaması gerektiğini de alttan alta öğütlüyor. (Türkiye’nin farklılıklara karşı politikaları ve kötü haber dolu gündemi içinde ilk öğrenilmesi gereken de bu sanırım)
-Dizinin kare aslarından biri de Nur Sürer… Şimdiye dek sosyal misyonu olmayan işlerde yer almadığını gözlemlediğim oyuncunun neden Sultan’ı kabul ettiğini diziyi izleyince çok daha iyi anladım. Bir kadının Diyarbakır’da ayakları üstünde durma hikayesini anlatıyor dizi, hem de Nur Sürer’in canlandırdığı oğlunun tarafında olan Kayınvalide rolüne katılan “geleneksel” sosla…
Kadın Hikayesinin Başımızın Üstünde Yeri Var
-Dizinin bir kadın hikayesi olduğunu en baştan belirtmiştim. Dizide kadına ve kadınlığa dair şu anları ve sözleri izlerken not almadan edemedim. 15 yıl kendisini terk eden kocasını bekleyen Sultan’ın babasının evine alınmayışı, kayınpederinin ona “sahip çıkması”… Çocuğu olmadığını söylediğinde “En azından çocuk babasız kalmamış kocan gidince” diyen şehirli-üniversiteli Pınar’a “Burada çocuğun olmaması ne demek biliyor musun, onlarca türbe var” demesi… Dükkan kiralamak için görüşme yapan Sultan’a ilk söylenenin “Kadın başına ne edeceksin dükkanı” olması… Pınar’ın “ev arkadaşı olalım” önerisine Sultan’ın “Ev arkadaşı! Kadın başımıza! Sen burayı Paris belledin?” diyerek yanıtlaması… Bunların hepsi dizinin dolu olan alt metnini, kadının hayattaki yerinin diziye nasıl yansıdığının göstergesi.
Sonuç…
Dizi ilk bölümüyle bende olumlu izler bıraktı, babaların atışması Yabancı Damat ve İkinci Bahar’dan sahneleri hatırlatırken Sultan’ın Şeyhmus’a olan hırsı Canım Ailem’deki Meliha’yı gözümde canlandırdı. Televizyon tarihinde efsaneleşen bu üç dizinin yanı sıra dizinin müzikleri ve görüntüleri ise mahalle hayatını ekrana en iyi taşıyan dizilerden biri olduğunu düşündüğüm Sultan Makamı’nı aklıma düşürdü. Bahsettiğim hiçbir dizinin reyting rekortmeni olmadığını bir daha hatırlatarak Sultan’ın reytinglerinin bu ilk çıkış geçtikten sonra muhtemelen vasat seviyelerde kalacağı öngörüsünü ve gönüllerde taht kuracağı müjdesini bir arada veriyorum. Tabi Diyarbekirlilerin gönlünü kazanmanın şartlarını yerine getirip ağız düzeltilip bir de Kürtçe de kullanılmaya başlanırsa işte o zaman Sultan gerçekten efsaneleşir diyorum.

Suskunlar’ın Erkeklik Halleri

Şimdiye kadar hep olumlu görüşler beslediğim ve paylaştığım ender dizilerden biriydi Suskunlar ancak 31 Mayıs akşamı yayınlanan bölümde geçen bir diyalog ardından o diyaloga sosyal ağlarda yapılan inanılmaz vurgu beni bu eleştiriyi yapmak zorunda bırakıyor. Yayının üzerinden geçen 1 haftada yazıp yazmamak, doğru anlatabilmek konusunda endişe duyduğum “erkeklik” konusuna gelmek istiyorum.
Suskunlar’daki diyalogu virgülüne dokunmadan paylaştıktan sonra gelelim benim yorumuma:
“İrfan: Hatırladım seni sarı!
Bilal: Günaydın takoz
İrfan: Ben bugün seninle konuşmaya geldim, sadece. Silahsızım. Senin kitabında silahsız bir adama silah çekiliyor mu? İntikam mı alacaktın benden
Bilal: Alacaktım değil alacam. Seni gebertmek için silaha ihtiyacım yok benim takoz. Çıplak elle öldürürüm seni.
İrfan: Yaparsın eskisi gibi değilsin. Kaya gibi adam olmuşsun.
Bilal: Oldum.
İrfan: Adamların var belli. Silahların var artık.
Bilal: Alası var
İrfan: Güçlüsün
Bilal: Fena
İrfan: Acımasızsın. Delisin. Sertsin de erkek değilsin be sarı.Çünkü senin erkekliğini ben aldım. Ben yaptım. Sende benim kadar iyi hatırlıyor musun? Kımıldayamadın. Nefes bile alamadın. Yalvardın, ağladın. Devam edeyim mi? İstediğin kadar güçlen, kinle dol, nefretle yan, ben senin geçmişini değil ben senin geleceğini değil ben senin erkekliğini aldım bilal. İşte bu yüzden benden her şeyimi al intikamını al canımı al ama ne yaparsan yap senden aldığım şeyi geri alamazsın çocuk geri alamazsın.”
Başka bir örnek üzerinden açıklamaya başlamayı uygun görüyorum, bu diyalog aklınızın bir kenarında kalsın lütfen… Geçtiğimiz günlerde bilinen ulusal gazetelerden biri spor gazetesinin adını değiştirdi ve yalnızca ilgi çeksin, konuşulsun diye gazetenin adını hepimizin duyduğu ve üzülerek belirtmeliyim ki “cinsiyetçiliğin en avam hali” olarak pelesenkleşen bir küfrün kısa halini isim olarak belirledi. Yaşı ve aklı hala ergenlik dertlerinde kalanlar aralarında gazetenin ismini söyleyip gülüşürken kadınlığın aşağılandığı bir popüler kültür malzemesi daha bulmanın endişesi bende sürüp gitti… Ülkemizde kadın bedeninde erkeğin daha çok söz sahibi olduğu tartışmaları sürerken dillere düşen aşağılık küfürlerin markalaşmasına pek de şaşırmamalı aslında.
Şimdi diyorsunuzdur bunun Suskunlar’la ne alakası var? Var… O küfür (ki sanırım hepiniz anlamışsınızdır neyden bahsettiğimi) cinselliği erkek performansı ve aktivitesi olarak algılayan bir aklın ve erkek egemen kültürün ürünü! Düşündüğünüz zaman o avam fiillerde bile erkek potansiyeli üzerinden ahkam kesilir…
Suskunlar’ın biraz once hatırlattığım o diyalogunda da benzer bir şekilde “erkeklik” tanımlaması var. Erkeklik cinsellikte aktifliktir yani olay tecavüz bile olsa kazanım erkek olandadır. Erkekliğini gösteren odur, diğeri (ki bu diyalogda Sarı) kaybeden taraftır, erkekliğini yitirmiştir!
Elbette dizideki karakterlerin kurgulanışı üzerinden ne İrfan’ın ne de Bilal’in yani Sarı’nın erkekliği başka türlü algılaması beklenemez. Eleştirim buna değil. İzlediğim her dakika “Şimdi bir şey olur bu diyolog böyle kalmaz”, “Dizinin entel ağabeyi Ecevit olaya girer ve erkekliğin bu olmadığını anlatır” diye beklerken o diyalog, o erkeklik ağıtı öylece kalıverdi. Bu diziyi yazan bir kadın olmasına, bahsedilen bir tecavüz olayı olmasına rağmen kaybedilen erkeklik Bilal’indi… Erkeklik performansını(!) savunmasız bir çocuğa tecavüz ederek gerçekleştiren İrfan, “Sarı’nın erkekliğini elinden alarak zafer kazanmıştı.”
Bu mudur? Böyle midir? Erkeklik denen şey nasıl bir ulvi değerdir ki o kaybedilir? (Siz hiç kadınlığını kaybeden duydunuz mu veya kadınlığı kaybetmenin bir yolu olduğunu?) Ama erkeklik kaybedilebilir bir kazançtır, ve erkekliği kaybetmenin yolu erkeğe biçilen o ulvi görevi yerine getirmemektir! Her şeyden once bu yaklaşım homofobi içerir! Bu düzeyde bir kadınlık erkeklik tartışmasını geçtim cinsiyetçilik içerir!
Bu tür cinsiyetçi kodların sunulması günümüz yayınlarında şaşırtıcı değil benim amacım yalnızca göstermek, bu şekilde bakmadıysanız bu pencereyi de açmak istiyorum sizlere. Sonra “kadınların yanında küfredilmez” nezaketinin, aslında o küfürler popüler kültür içinde markalaştıkça bir anlamı olmadığının, nezaket sayılmadığının fark edilmesini istiyorum. Cinsiyetçi naraların atıldığı dizilerde (ki herkesin evinde olması sebebiyle en doğrudan ve çok sayıda insana ideoloji yayın araçlar bunlar) homofobinin, cinsiyetçiliğin nasıl pompalandığını görebilirsek ancak o markalaşmayı, küfürlerin gazete adlarına taşınmasını tartışabilir hale gelebiliriz diyorum.
Şimdi tartışmıyor muyuz derseniz cevabım çok net, biz kadının bedeninde erkeğin yerini tartışıyoruz. Erkeğin dilindeki kadının yerini tartışmak ise bu gazete reklamının üstüne bile kısmet(!) olmadı. Kimse küfür taşıyan bir gazeteyi protesto etmedi veya sözlüklerde Suskunlar’ın ardından “o zaman son bölümde de Bilal, İrfan’a tecavüz etsin” yorumları yer aldı. Biz bu konuları tartışıyoruz evet ama bahsettiğim pencerenin çok dışında bir perspektiften.
Son bir olumlama notu: Foucault, cinselliğin konuşulabilmesinin gövdenin bir bilgi alanı olarak kabul edilmesine dayandığını ve bunun modern çağda keşfedildiğini söyler. Özetle bu bakış açısının devamında cinselliğin konuşulabilmesinin modernleşmenin bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu tartışma nasıl bir perspektiften olursa olsun umut vericidir. Çünkü tabuları yıkmanın yolu görüşleri çarpıştırarak anlatmak, anlamak ve ne olursa olsun konuşmaktır. Umudunuzu yitirmeyin…
Sultan ve Thelma
Geçtiğimiz günlerde Sultan dizisiyle ilgili oldukça tepki ve destek alan yazımı yayınladıktan birkaç saat sonra Tayfun Atay’ın Radikal’de yer alan Sultan eleştirisini okudum. O analizden yola çıkarak görüşümüzü biraz daha açmak istiyorum. Atay, dizinin de bir sahnesinde gönderme yapıldığı gibi feminizm hakkında kült sayılabilecek Thelma and Louise filminin dizide bir örneğinin anlatıldığını kaleme almış ve Pınar karakterinin Sultan’a feminizm öğretileri sunan beyaz türk karakteri olarak resmediğini anlatmış.
Yorum çok doğru. Televizyonculuk ve diziler içinde bakıldığı zaman Thelma and Louise benzeri yapımların son yıllarda zaten denendiğini hatırlatma gereği duydum. Yakın zamanda ekrana gelen ve ömürleri kısa olan “Anneler ile Kızları” ve “Tek Başımıza” adlı diziler yayınlandıkları dönemde filmle ilişkilendirilen yorumlar almışlardı. Her ne kadar içerik ve anlatım yönünden ciddi farkları olsa da Sultan yakın zamanda ekranda yer alan bu iki dizinin üçüncü türevi… Tek Başımıza’da Başak Köklükaya Ahu Türkpençe’ye yol gösteren şehirli kadını oynarken, Anneler ile Kızları’nda bu kez benzer roller Ebru Özkan ve Feride Çetin için biçiliyordu.
Sultan mizahi yanıyla diğer iki dizinin ağır dramatik yapısından farklı ve reyting açısından, iki dizinin sonunun hezimet olduğunu düşünürsek, daha şanslı görünse de izleyeni kendine bağlayan samimiyeti ve mizahi öğeleri bu misyonun yanında ötelenirse dizinin akıbeti açısından bu örnekleri hatırlamak yararlı olacaktır. Sonra demedi demeyin…

Gazete “O” Diziyi Ahlaksız İlan Etti

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’ndan “eleştirel haber okur-yazarlığı” dersi almıştım yıllar önce. Derste okunulan bir haberin nasıl analiz edileceğini öğrenmiştim, ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde aldığım “Uluslararası haber” dersinde de aynı eleştirel yorumun uluslararası habercilikte nasıl ele alınması gerektiğini okumuştum. Şimdi bunları neden anlatıyorsunuz diyeceksiniz, öğrendiğim kadar kuramsal bir dille değil ama bu referanslar üzerinden size bir haberin analizini yapacağım.
Haberde geçen dizinin adını ve özel isimleri sansürleyerek vereceğim. Hadi başlayalım…
Haber bir diziyle ilgili uzun yıllardır devam eden, sadık bir izleyici kitlesi olan bu dizinin de adının geçtiği haberde dizi ekibinde çalışan birinin gözaltına alındığı belirtilirken suçunun da altı çiziliyor.
Ulusal gazetede manşette yer alan haberin ilk cümlesi şöyle:
“Amerikan-Yahudi sermayeli …(kanalın adı veriliyor)’un sapkın ilişkileri konu alan dizisinin yardımcı yönetmeni, çocuk pornoculuğundan gözaltına alındı…”
Gelin vurgulanan özelliklere daha yakından bakalım. İdeolojik eğilimi herkesce bilinen Yeni Akit gazetesi’nde yer alan bu haberde kanal “Amerikan-Yahudi sermayeli” olarak betimleniyor. Kanalda yayınlanan dizi ise “sapkın ilişkileri konu alan dizi” olarak tanımlanıyor. Haberi okuyan ve konudan, diziden habersiz olan biri bile haberin üslubundan satır aralarında yabancı sermayeli kanalın sapkın ilişkilerle dolu diziyi bilinçli olarak yayınladığı algısının oluşturulmak istendiğini hatta haberde “malumun ilanı” gibi resmedilen gözaltının da o sapkınlığın ürünü olarak sonuç verdiğinin düşünülmesinin hedeflendiğini aklına getirebilir.
Öyle mi bilemiyorum, siz soru işaretlerini takip edin…
Habere devam edelim:
“İhlas Holding’in yayın kuruluşu olan TGRT’nin isim ve yayın haklarının devredilmesinden sonra aynı frekans üzerine 24 Şubat 2007 tarihinde kurulan ve Yahudi ağırlıklı Amerikan sermayesinin Türkiye’deki yüzü olan …..’de öğle kuşağında yayınlanan “…..” adlı dizide çocuk pornosu skandalı patlak verdi. Dizinin Yardımcı Yönetmeni …., küçük çocukları istismar etmek ve çocuk pornosu içeren onlarca kayıt bulundurmaktan gözaltına alındı. ….’nın facebook hesabı üzerinden de çocuk pornosu üzerine benzer paylaşımlarda bulunduğu tespit edildi. ….’nın soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Adem Can tarafından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildiği öğrenildi.”
Haberin devamında muhafazakar duruşuyla bilinen kanalın eski sahiplerini aklama çabasına girilmiş. Dizinin kanal el değiştirdikten sonra başladığına dikkat çekilirken bir yandan da skandalın “dizide” yaşandığı belirtiliyor. “dizide çocuk pornosu skandalı patlak verdi” demek bir kişiyi değil haberde bir yapımı hedef almak oluyor.
Haberin devamında ise görüş netleşiyor:
“DİZİDE ÇARPIK İLİŞKİLER YUMAĞI VAR
Yardımcı Yönetmeni çocuk pornosu suçundan gözaltına alınan “… adlı dizi, daha önce çeşitli sosyal paylaşım siteleri ve medya organlarında yoğun eleştiriler almıştı. Dizinin bu zamana kadarki çizgisinde bolca ayrılma, boşanma, aile içi yoz ilişki, aile içi şiddet, gayrı meşru ilişki, kavga, çekişme vb. bulunuyor.”
Gazetenin vermek istediği haber bir kişinin çocuk pornosu bulundurmak suçlamasıyla gözaltına alındığıyken haber henüz birinci paragraftan itibaren bambaşka bir konuya geçiyor. Dizinin yayınlandığı kanalın sermaye yapısından tutun da kişinin çalıştığı dizinin konusuna kadar gereksiz ayrıntılar yer alıyor haberde, üstelik bir manşet haberinde…
Yoksa asıl verilmek istenen haber gözaltı değil de bu “dizide sapkınlık” iddiası mıydı düşünmeden edemiyor insan…
Devam ediyorum:
“AHLAKSIZLIKTA YOK YOK
Bu diziye yönelik sosyal medyada yer alan tepkilerden biri şöyle: “Ne ararsan var bu dizide. Eski kocasının peşinden koşup eski kocayla otel köşesinde beraber olup hamile kalanını mı ararsın… Baldızıyla beraber olanını mı ararsın… Nasıl desem gözüm enişteden gebe kalanını mı ararsın… Ablasına düşman olan kardeşi mi ararsın… Üvey kız kardeşiyle yatanını mı ararsın… Torunu yaşındaki kızla evleneni mi ararsın… her şey var bu dizide. Biz şaşırmıyoruz çünkü alıştık…”
RTÜK’E ŞİKAYET YAĞIYOr
Haberin duyulması dizi setine bomba gibi düşerken dizinin kaldırılması için RTÜK ve …TV’nin vatandaşlar tarafından telefon yağmuruna tutulduğu öğrenildi.”
Haber bu şekilde sona eriyor. Dizi ekibinden bir kişinin “gözaltına alındığına dair” haber verilecekken kendimizi dizideki “ahlaksızlık” tartışmasının içinde buluverdik gördünüz mü şu işi… Nereden nereye? Henüz hakkında karar verilmemiş yalnızca gözaltında bulunan, delilller hakkında bilgi net olmadan, bir kişiden böyle “ahlaksız” diyerek bahsetmek haberdeki bir diğer tartışma noktasıyken asıl üstünde durmak istediğim dizi ekibinden birinin özel yaşantısına dair konu haber yapılırken dizinin de hedef haline getirilmesi.
Ben bu dizi ”ekranların bir numarası” demiyorum, “örnek ahlak sergileniyor” da diyemem zira dizide olan bir olayın ahlaklı ve ahlaksız olduğuna ben karar veremem… Kime gore ahlak, hangi ahlak, hangi kural? Bir izleyici için ahlaka aykırı olmayan diğer için olabilir, kişisel bu yorumlar nasıl olur da haberde bu şekilde yer alabilir?
Sizlere bu haberi örneklememdeki amaç şudur… Nasıl dizide rol alan oyuncular özel hayatlarında da ona uygun davranmak zorunda değilse, sanatçı örnek olur yargısı nasıl temelden çürükse o yapım içinde imzası olan herkes de homojen bir ekibin parçası veya özel hayatlarındaki “ahlak anlayışlarını” işe yansıtmak zorunda değildir. Suç iddiasına konu olan “çocuk pornosu” konusunda ben bahsi geçen dizide herhangi bir çocuk istismarına rastlamadım… Aldatmak, beraberlikler, evlilik dışı çocuklar var doğrudur ama o yapımı izleyip izlememe veya ahlaklı-ahlaksız bulmak izleyicinin seçimine kalmalıdır.
Sonunda bir de “siz de şikayet edebilirsiniz” der gibi RTÜK’e yönlendirme yapılması oldukça düşündürücü. Yasaklarla medyanın verilmek istenen mesajlara uygun şekilde “evcilleştirilmesi”nin hala uzun vadede sonuç vermediği, halkın kendi kararını verebileceği anlaşılmadığı için varlığını sürdüren denetim kurulunun otoritesini güçlendirmek istercesine adres seçilişi tesadüfi değildir.
Tekrar belirtmek istiyorum sizin bir diziyi izlerken yapım ekibinden gözaltına alınan kişiyi veya oyuncunun özel hayatını bilmeye gereksiniminiz yok. İzleyicinin olayı diziyle bütünleştirmesi ise (haberde olduğu gibi) tamamen gereksiz ve mantığa aykırı. Bu dizinin kurgusal dünyasıyla gerçek yaşamın realitesini karıştırmaktır…
Ben de bu nedenle dizinin kanalını veya adını yazımda ifşa etmedim. Zira gerekli olduğunu düşünmüyorum. Beni ilgilendiren bu nefret dili ve bir dizinin başka bir yayın organı tarafından böyle kolayca hedef gösterilmesidir.

Altan Erkekli izleyicisine ayıp mı etti?

Altan Erkekli şu günlerde rol aldığı reklam filmiyle gündemde… Daha doğrusu rol arkadaşından memnuniyetsiz izleyici kitlesi “kendine bunu nasıl yapar” diye sorduğu için konuşulanlar arasında.
Eleştirileri okuduğumda aklıma Zuhal Olcay geldi. Zuhal Olcay ve uzun süre magazin gündemini meşgul eden “Recep İvedik izliyorum” demeci. Ne alakası var demeyin, bence çok alakası var. Türkiye’de bir milyon gişe yapan bir filmi izlemenin magazin gündeminde yer alacak bir yanı yoktur, zaten düz hesapla memleketteki sinema izleyicilerin çoğu o filmi izlemiştir. Ancak izlediğini ve beğendiğini söyleyen kişi ülkenin “elit sanatçı” denilince ilk adı sayılan isimlerinden biriyse o zaman buna şaşırılır. “Aaa, o bu filmi nasıl beğenir!” der kimi popüler kültürün yoz olduğunu düşünen kimseler. O nedenle gündemdir bir insanın Recep İvedik izlemesi değil, Zuhal Olcay’ın Recep İvedik izlemesi.Aynı şekilde Altan Erkekli’nin reklamda oynası değil Ankaralı Turgut’la reklamda oynaması tartışılır ki tartışılıyor. Yapılan yorumların çoğu “Altan Erkekli parasız kaldı herhalde” seviyesinden öteye geçebilmiş değil… Bir de şöyle bakalım ya usta oyuncu bizim ötekileştirdiğimiz kültürü bizim kadar yoz bulmuyor ve eğlencelik bu reklamda kamera karşısına geçmeyi kabul ediyorsa… O da olabilir… Veya o reklamdaki kasiyer genç kadının “Yine başladık” ifadesi nasıl izleyici yorumuyla örtüşüp reklamı gören her izleyici tarafından yineleniyorsa Ankara havası duyduğunda oynamaya başlayan bir emekliye de Altan Erkekli’nin can vermesi şaşılacak bir şey değildir. Memleketimizde Ankara havası çalmayan düğün, düğünde oynamayan insan var mı? Hiç zannetmiyorum…
Kaf dağından bakıp aklımızda kategorilere ayırıp “benimki” “öteki” diye kodladığımız o kişilerin aslında ötekinden bizim kadar nefret etmediğini, yoz görmediğini bilmek neden bu kadar rahatsız ediyor bizi? “Altan Erkekli kalitesini düşürdü” yorumları için ise kalite anlayışını sorgulamak gerekir, zaten popüler kültürün içinde yer alan bir iş ne kadar gittikçe daha da popülerleşen diğer kültürlerden kopuk kalabilir ki?
Kaldı ki bu reklam hem şu an konuştuğumuz, hem iki kişinin de temsil ettiği kitlelerin dikkatini çektiği için başarılı, üstelik şarkısı da ismeseniz de dile dolanıveriyor…
“Kalitede A 101, ucuzlukta A 101…”
O reklam:
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=LCfxHO6kYb0]
Sen de gitme dedik, o da gitti!
 Sıradan bir dizi izleyicisi hiç buna dikkat etmiş midir bilmem ama benim gözüm ufak tefek ayrıntılara bakar hep. Dizide içilen çaydan duman çıkıyor mu bakarım mesela… Bundan böyle bu yazıyı okuyan sizlere yanıtını vereyim, çoğu dizide bu tür ayrıntılara dikkat edilmiyor. Edilen ve o gerçekliğiyle beni kendine hayran bırakan dizi ise Sen De Gitme’dir.
Dizide kaynayan her çaydanlıktan mutlaka duman çıkar…
Bu ufak da olsa dikkat göstergesidir, set ekibinin,rejinin, yönetmenin dikkatidir…
Bunun yanı sıra defalarca yazdığım gibi bu dizi Türkiye’de her bölümde farklı konuların işlendiği, sıradan aşk dizilerinin içinden aşkı en doğal haliyle gösteren, aile arkadaşlık gibi diğer değerlere de yer veren ve en önemlisi birden çok başkarakter ve ana hikaye içeren bir diziydi. Hep söyledim, bazı diziler kanalları dolayısıyla gölgede kalıyor diye. Sen de gitme de olardan biri oldu, sadık izleyici kitlesi her ne kadar dizinin arkasında dursa da yetmedi. Sen de gitme geçtiğimiz hafta ekranlara veda etti…
Geçmişte kalan iyi bir diziye daha el sallayışım olsun bu yazı…
Hazır günün diğer yazısında Zuhal Olcay’ı anmışken, hikaye için de uygun olduğunu düşündüğüm bir şarkısıyla bitirelim
“Küçük bir hikaye bu, küçük bir herkesin başından geçen…”

Adına Feriha’dan Başka Bir İsim Koyulur Mu?

Adını Feriha Koydum 2 sezondur devam eden ve sıkı hayran kitlesiyle yalnızca “ticari bir iş” olarak kalmayan bir proje… Bu yazıyı yazmaya Armağan Çağlayan’ın haftalardır zaman zaman dizi hayranlarının mesajlarından bunalıp attığı “Bu bir dizi, bunu anlayın” tadında tweetleri üzerine karar verdim. Bu dizinin diğer dramalardan farkı neydi de izleyici bu kadar içselleştirdi, bu kadar gerçek ile hayal ayırt edilemez oldu? Hadi başlayalım…
Adını Feriha Koydum
Adını Feriha Koydum
Yeşilçam filmlerini bilirsiniz, zengin kadın fakir erkek veya tam tersi varyasyonlar filmlerde sık sık görülür ve film muhakkak fakirin de zengin olduğu veya bir şekilde fakir yaşamı “seçenek” olarak kabul edip huzur bulduğu mutlu sonlarla biterdi. Pembe panjurlu evde seçilen mutlu yuva hayali izleyiciyi gülümsetirken zengin eşini bulan fakir kadın veya adam önceliği para olmamasına rağmen zenginliğe kavuşur ama gözü aşktan başka bir şey görmezdi.
Henüz 2004 ve ardından 2009 krizinin izlerini sırtında taşıyan bir Türkiye tablosunun içindeyiz. Yıkılan yuvalar, iflası ilan edilen şirketler, aile için kavgalar, dolandırıcılıklar, zam haberleri derken teğer geçen kriz en çok duygusal dünyamıza teğet noktasında “değdi”. Yani ekonomik olarak yıkılmasa bile sarsılan Türkiyeli aileler belki de en çok duygusal açıdan yıprandı, sendeledi… Duyduğumuz hatta yaşadığımız bu hikayeleri fazla deşmenin alemi yok, gelelim diziye…
İşte tam da böyle bir dönemde ekranda yapılan işlerde “upward mobility” olarak anılan hareketlenmeyi daha sık görmeye başladık. Yani yukarıya doğru toplumsal hareketliliği… Ezel bu zamanlarda zengin olarak intikam aldı, Cemile patroniçe oldu, Hürrem Kanuni’yi kendine aşık etti… Haydi biraz daha geriye gidelim… 2003-2004 sezonunda Esma bir klişeyi uzun zaman sonra ekrana taşıdı müştemilattan malikaneye terfi ederek bir devrin kapılarını açtı. 2005 yılı… Gümüş köyden kente gelen fakir kadın olarak başladığı diziye hem zengin hem de aşkına sahip çıkan bir kadın olarak devam etti… Aliye modacı oldu, Ihlamurlar Altında’da fakir ama gururlu karakterimiz Yılmaz diziyi zengin ama mahallesinde yaşamayı tercih ederek noktaladı. Yakın dönem efsanelerinden Yaprak Dökümü her ne kadar “mutlu son” kavramını pek karşılamasa da kötülerin cezasını bulduğu dizide zenginlik peşinde olan Ferhunde’nin yıkımı bir anlamda tamah etmenin getireceği huzuru izleyiciye öğütledi. Ekranların en karanlık dizisi Kurtlar Vadisi’nde sıradan hayatından sıyrılıp en tepeye yükselen Polat imkansızın olmadığını kulağımıza fısıldarken, Hanımın Çiftliği’nde hanım olan kadın ilk bölümlerde yalnızca fabrika işçisiydi… Sanırım ne demek istediğim anlaşıldı… Klişe ama garanti reyting denen bu mobility meselesinin tuttuğunun son ispatı ise Adını Feriha Koydum oldu.
Dizide apartman görevlisi bir ailenin kızı zengin bir erkeğe aşık oldu ve ailesinin mesleğini gizleyerek aşkını yaşadı her şey ortaya çıkınca işler karışsa da dizide nikah masası göründü, Feriha mobilitynin en belirgin işareti olan ki adından da belli olan “Sarrafoğlu” soyadını nüfus kağıdına ekledi.
Nasıl magazin programlarının yıllardır ekranlarda kalmasının nedeni izleyicinin bir şekilde ekrandaki yaşamlara özenmesi ve merak etmesiyse ve genelde o magazin programlarına çıkan isimler yükseliş ve keşfediliş hikayelerini anlatarak pirim yapıyorsa dizilerde de bir şekilde “keşfedilip” mevki değiştiren karakterler izleyici tarafından kadraja alınıyor. Feriha, adını verdiği dizide mükemmel olmayışıyla puan topladı. Ailesi fakirdi, babasından dayak bile yiyordu, muhafazakar bir ailenin içinde gizlice özgürleşmeye çalışıyordu. Merdiven altında etek kıvıran Türkiye gençliğinin yansımasıydı. Öyle ki her gün dergilere çıkan playboy olarak nam salmış bir adama aşık olması ve o aşkın tek gecelik değil ömürlük olarak resmedilmesi Feriha’nın saf yanının Emir için çekici olması tam da o merdiven altında imaj değiştiren kadınların istediği şeydi. Yakışıklı, zengin, çapkın ama sevmeyi bilen ve güzel gülen bu erkek portresi hemen o kadınları yakaladı. Feriha’nın yükselişiyle beraber (Emir’le birlikteliği ve evliliğe kadar giden süreçten bahsediyorum) dizinin reytingleri de yükseldi. Çünkü artık Feriha izleyicinin ta kendisi, kurduğu hayaldi… Zengin olsa bile ruhu hala kapıcı dairesine ait olan, yeni girdiği o yeni çevrede aidiyetsizlik yaşayan Feriha, tırnaklarıyla kazıyarak bulduğu aşkını korumak için de çaba sarf etti. İzleyici o an algıladı, Feriha’nın yüzüne şans güldü ama bu yol zorlu ve şans yeterli değildi…
“Ben de zengin olabilirim ama çabalamam lazım, o da hala çabalıyor.”
Mucizelere inandıran ama mucize beklemek yerine memnun olunmayan o fakir grupta sürekli çabalamayı öğütleyen bu mekanizma ister istemez toplumdaki bu alt gelir grubundan izleyiciye “umudunu kaybetme” mesajı verdi. İsyanı önledi, umudu korudu, nabız yavaşlattı… Fırsat eşitsizliği olsa bile aşkta fırsatlar eşitlenebilir dedi… İzleyicinin gözü adeta hayallerle kamaştı kendi gerçeğini ekrandakiyle özdeşleştirdi ve Feriha’nın zaferiyle avundu. Feriha tüm fakir kesimi temsil ederken, Emir zengin tüm insanların yansıması oldu. Artık ekranda izlenen bir aşk hikayesinin yanı sıra sınıfsal ve statü merkezli bir yükselme savaşıydı. Zayıf olana merhamet gösterme, sahip çıkma, kollama güdüsü nasıl gruplarda yaşanıyorsa kendi grubundan olanın çektiği acı da izleyici tarafından öyle kollandı, sarıldı, sarmalandı…
Bu nedenle Feriha’nın (Emir esas oğlan olduğu için zenginler sınıfının ayrık otu olarak resmedilmekte) zenginlere karşı zaferleri (ki Emir’in annesi ve şımarık arkadaşlarına karşı hamleleri tam da bunlar oluyor) bireysel bir savaş değil bir grubun yükseliş efsanesinde yer alan meydan savaşları olarak kabul gördü.
Özetle Feriha yalnızca bir aşk hikayesinin esas kadını değil aynı zamanda sınıfsal bir mücadelenin de yenilmez neferi oldu…
Şimdi dizinin yalnızca Emir karakteriyle devam edeceği açıklandı bunca analizden sonra üçüncü sezonla ilgili bir öngörüye çok da ihtiyaç yok. Yeni gelen başroller daha alt sosyal gruplardan olmadıkça, yeni bir zafer tadı izleyiciye yaşatılmadıkça izleyici tatmin olmayacaktır. Bu tatmin sağlanmazsa aynen Doktorlar dizisinde asistan olan Ela’nın uzman doktorla ilişkisi sevilmişken yerine gelen İnci karakterinin sevilmemesi gibi eski başrole dönüş gereği duyulacaktır.
Son bir not: Armağan Çağlayan’ın “Bu sadece dizi, kendinize gelin” çırpınışlarının da kar etmeyeceğini ısrarla vurguluyorum, çünkü Adını Feriha Koydum izleyici için yalnızca bir dizi değil bir sınıf atlama vesilesi…

Türbanlı kadının reytingi yok mu?

Geçtiğimiz günlerde yeniden alevlenen “Dizilerde türbanlı karakter” tartışması en son “türbanlı karakterin reytingi yok mu” sorusuna uzandı.
Öyle ki türbanlı kadınların cinsel içerikli sahnelerde oynayamayacağı için gerçekçi karakterlerin yaratılmadığı sorunu üzerinde hemfikir görüşler ardı ardına yayınlandı.
Ben konuya biraz daha geniş açıdan bakmak istiyorum. Gelin 2006 yılına gidelim… Ekranlarda bir kadın hikayesinin fırtınası esiyor… atv’de yayınlanan dizi, reytinglerde ilk üçten düşmezken dizinin başrol oyuncusunun yönetmenle samimi görüntüleri basında yer alıyor. Çocuklarıyla hayatına yön vermek isteyen kadının hikayesi tam da bu skandalın üstüne hayatından tüm erkekleri çıkararak bir denizin ortasında sona eriyor.
Neden hiç düşündünüzmü? Onlarca bölüm esas kadınla erkeğin birlikteliğini bekleyen izleyici sonunda hayatını çocuklarına adayan cefakar anneyi denizin ortasında buluverdi. Deniz’den kaçan kadın kendini denize attı…
Skandal dizideki mazbut, fedakar, ailesine değer veren bunun için aldatıldıktan sonra çocuğunu kaçıran adama bile geri dönmeyi deneyebilen kadın imajı karakteri canlandıran oyuncunun gerçekliğiyle uyuşmayınca dizideki karakter daha da radikal bir yol seçerek sona erdirildi. Eğer skandal bir anneyi canlandıran kadının değil de başka bir karakteri canlandıran kadın oyuncunun başına gelseydi emin olun o dizinin sonu bu şekilde şekillendirilmezdi. Yani Aliye’nin anneliği, anneliğin kadınlığı unutturan “kutsallığı”, hayal dünyasına yakından uzaktan değmeyen bir gerçeklikte bile o kutsala uzanan herhangi bir elin varlığı hemen uzaklaştırılırdı ki uzaklaştırıldı.
Sonrasında ne o oyuncu başarılı bir rolle ekranda tutunabildi, ne de sonraki dizilerde yer alan cefakar annelere (çocuklarının babalarına duydukları aşk dışında) dolu dizgin bir aşk hikayesi yazılabildi. En sonra örnek Öyle bir geçer zaman ki’nin Cemile’si hala Ali’yi dizlerinde avutuyor, bir ara yakınlaştığı avukat nedense artık o kadar etrafında görünmüyor…. Aynı dizinin içinde başta söylediğim önermeye aykırı gibi görünen Ahmet –Berrin-Hakan üçgeni ise aslında derinde benzer anlamları taşıyor. Çocuğu için sevmediği bir adamla evli kalmayı göze alan Berrin (dikkatinizi çekerim kadın çocuğu, en kutsal görevi annelik için ömürlük aşkını hiçe sayıyor (tabi ki şaşırmadık annelik kutsal mesajı olmazsa olmazlarımızdandır)) Ahmet’e ancak kendisini tehdit ederek, çocuğunu kullanarak onunla yaşamaya mecbur bırakan kocasının lütfuyla geri dönebiliyor. Sonuçta kadın annelik “içgüdüsüyle!” çocuğunu bırakmamak için çileleri göze alırken ancak nikahlı kocasının izniyle anneliğinden bir şey kaybetmeden o aşkı yaşayabiliyor ve aşk kadın için ikincil öncelikte kalıyor. Aynen Ali’nin çocuklarını düşünmeden Caroline’e koşması ancak Cemile’nin evlenmeye kalktığında müstakbel eşinin öldürülmesi gibi, zira o karakterin diziden çıkışının nedenlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum…
O kadın hikayesinin bu kutsallaştırma algısının su yüzüne çıkmasında bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum… Kadının görevinin defalarca hatırlatıldığı o algıyı bozacak bir durum yaşandığında karakterin mesaj yoğunluğunu arttırarak, hatta radikal adımlarda onlarca bölümdür beklenen sonu tepe taklak ederek toparlanmaya çalışıldığı bu “ideolojik” araçlar için aksini düşünenlerin çocuklarını da çok seven ancak aşkını çocuklarına tercih etmek zorunda kalan “iyi” bir kadın karakter göstermelerini rica ediyorum. Boşuna düşünmeyin bulamayacaksınız….
Şimdi, türbanlı kadınlar dizilerde sevişebilir mi tartışmasına gelmeden isterseniz bir de şöyle düşünelim kadın bedeni üzerinden kutsallaştırılan değerler bu ister örtünme ister annelik olsun bir şekilde zedelenebilir mi? Bunun dinle veya türbanla ilgisi yok, o alana çekmeye çalışanlara daha geniş bir çerçeve sunarak şunu soruyorum “Kadının başka değerler üzerinden kutsallaştırılmadan cinsel çekiciliği var da, kutsallaştırılınca yok mu?”, “Anne rolünün reytingi yalnızca fedakarlığında mı saklı”, “Yoksa anne olan bir kadının cinsel birlikteliği ekranda yalnızca kocasıyla olunca mı reyting anahtarı, başka bir erkekle aşk dizinin intiharı mı”, ve asıl soru : Amaç reytingten çok muhafazakar mesaj vermek mi? Öyle olmasaydı Cemile, Hikmet Karcı’yla birlikte olamadan düğün kana bulanır ancak eski kocasının tecavüzüne uğraması ekranda yer alır mıydı? Kadının vücudu ancak ondan menkul olsaydı Cemile şimdiye kadar aşksız kalabilir miydi?
İlk başta sorduğum sorunun cevabını ben vereyim, türbanlı kadının da reytingi vardır ancak türbanlı kadına “kadın” gözüyle bakabilecek bir erkek karakter yazmak, o iki karakteri canlandıracak oyunculara destek verecek, o kanala gelebilecek olası “örtümüze, dinimize hakaret var” eleştirilerine kaşı dik durabilecek yapımcı bulabilmek biraz zor.
Özetle tabularımızla ekran karşısında da baş başayız, iyi seyirler…

Haluk Bilginer’in hayatının rolünü Okan Bayülgen oynadı!

Cumartesi günleri Milliyet Gazetesi’nin televizyon eki hafta sonu okunacak gazeteler içinde vazgeçilmezlerim içindedir. Sektörde kulaktan kulağa dolaşanlar, yeni yapımlarla ilgili çıkan haberler derlenir, yeni duyumlar da haberleştirilir ve haftanın televizyon dedikoduları önünüzde yer alıverir.

Bu Cumartesi ekte şöyle bir haber yer alıyordu:
“Yapımcı Süreç film Star tv ekranlarına yeni bir aile komedi dizisi hazırlıyor. Başrollerini Haluk Bilginer, Ebru Özkan ve İlhan Şeşen’in oynayacağı dizi ünlü “Mrs.Doubfire” sinema filminin ”Hayatımın rolü” ismiyle yerli dizi versiyonu olacak.

Başrollerini Robin Williams’ın oynadığı film, eşinden ayrı yaşayan bir babanın üç çocuğunu görebilmek için dadı kılığında eve girmesi ile gelişen olayları anlatıyordu.
Dizide kullanılmak üzere İngiltereden maskeler getirildiği, Haluk Bilginer’in bir kadından ayırt edilemiyeceği ifade ediliyor. Dizinin diğer rollerini Emel Göksu ve Oya İnci paylaşacak.
Senaryosunu Gamze Özer’in yazdığı, diziyi Sadullah Çelen yönetecek.”

Haber tam olarak 12.05.2012 tarihinde yayınlandı. Haberi okuyunca aklımda 8 yıl önce ekrana gelen bir başka dizi beliriverdi. Gelin beraber 6 Nisan 2004’e gidelim. Hürriyet Gazetesi’nde yer alan şu habere dikkat:

“Her hafta Şelale karakteriyle Zaga’da izlediğimiz Okan Bayülgen bu kez ‘Dadım Babam Olsaydı’ adlı dizi için kadın kılığına girecek.
Robin Williams’ın başrolünü oynadığı ‘Mrs. Doubtfire / Müthiş Dadı’ adlı film yerli dizi olarak hazırlanıyor. Filmde Robin Williams’ın oynadığı dadı karakterini Okan Bayülgen canlandıracak. Böylece her hafta Zaga’da Şelale karakteriyle izlediğimiz Okan Bayülgen bir kez daha kadın kılığına girmiş olacak. Bayülgen’in ayrı yaşadığı karısı rolünü ise Şebnem Dönmez canlandıracak. Filmde bu rolü Sally Field oynamıştı.

Bayülgen dadı rolü için takma göğüsler ve peruk kullanacak, topuklu ayakkabılarla yürümeyi öğrenecek. Osman Yağmurdereli’nin yapımını üstlendiği ve Kanal D’de yayınlanacak dizide Okan Bayülgen ve Şebnem Dönmez’in yanı sıra iki küçük oyuncu da rol alacak.”
Okan Bayülgen’in rol aldığı dizi “Size Baba Diyebilir Miyim” adıyla Kanal D ekranlarına geldi. Sonrası bildiğimiz rating fiyaskosu ve dizi mezarlığına yolculuk…

Bildiğiniz üzere Haluk Bilginer bugüne kadar Türkiye’ye en iyi uyarlanmış dizilerde adı geçen bir isim. She’s out of control, the Jeffersons gibi yapımları “Eyvah Babam” ve “Tatlı Hayat” isimleriyle seyirciye sevdiren Bilginer bu kez Türkiye’ye ikinci kez uyarlanacak bu projeyle ekrana gelecek. Aile dizilerinin oldukça popüler olduğu yıllarda, 2000’lerin başında (Hatırlarsınız Çekirdek Aile, Evli ve Çocuklu gibi uyarlama diziler ekranlardaydı) ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanan dizinin ardından Mahzar Alanson’un da yeni bir aile dizisi için başka bir yapımcı firmayla el sıkıştığı konuşuluyor. Aile dizilerinin yeniden popülerleştiğini söylemek için erken olsa da aile komedilerinin yeni örneklerinin ekranda boy göstereceğini söylemek yanlış olmaz.

Aile komedileri aslında günümüzde örnek olarak ekranda olması istenen “muhafazakar aile tablolarının” tam da kendisidir. Belki de yapımcılar bu nedenle suya sabuna dokunmayan bu projeleri gündeme taşıyor, bilinmez… Bildiğim “adam böyle olur”, “erkek adam saçını uzatmaz” gibi cinsiyet rollerinin desteklendiği mesajların şakayla karışık sunulduğu Çocuklar Duymasın gibi bir dizinin hala ekranda olduğu hatta konuk oyuncu olarak Bakan ağırladığı… Neredeyse hiçbir dizinin nail olamadığı bu şerefe bir aile komedisinin üstelik alt metni sosyolojik bir araştırmaya konu olabilecek kadar belirgin mesajlarla dolu bir dizinin sahip olması asla tesadüf olamaz…

Dileğim Modern Family gibi sıradanlığın komedisini ekrana taşıyan, yapay gülme efekti kullanmayan kısa süren bölümleriyle izleyiciyi yormayan iyi aile komedilerinin ekrana gelmesi. Yapımcıların kulağına da su kaçırmanın vaktidir, illa uyarlama senaryolara yer verilecekse aynı dizi defalarca uyarlanacağına Modern Family, Arrested Development gibi yapımlara bakılarak yeni denemelere açık olunabilir.

Belki Modern Family gibi bir dizinin sadık bir uyarlamasında bu muhafazakar bakışa uyulamaz ancak bizim uyarlamalarda eşcinsellik de “kılıfına uydurulur” (bakınız Umutsuz ev kadınlar Türkleştirilerek, muhafazakarlaraşarak uyarlandı). Arrested Development ise bizim mutasıp aile komedilerimize en iyi örneklerden biri olabilir, öyle ki ailesini bir arada tutmaya çalışan zavallı genç adamın komik maceraları IMDB’de dünyanın en yüksek puanına sahip komedi dizisidir.

1 Kadın 1 Erkek gibi başarılı bir uyarlamanın ekran macerasında yok sayılan bir kuşakta kanalına rating getirdiği şu günlerde cesur olmanın vaktidir.