Al Yazmalım’ı doz aşımından kaybettik

Bildiğiniz üzere her sezon yeni diziler televizyon çöplüğünde yerini alıyor. Kimi çok iyi ama izleyici toplayamayan işler oluyor, kimi ilk bölümlerde ve hatta tanıtımda yarattığı heyecanı ilerleyen bölümlere taşıyamıyor. Kulağıma bir dizinin daha biteceği haberi geldi. Dizinin 5-6 hafta içinde sona ereceğini duydum… Bahsettiğim dizi sezon başında “Bence sezonun en iddialı yapımlarından biri olacak” tadında bir yazıyla tanıtımlarından ilham veren bir işti. Öyle ki, tanıtımlardan duyduğum heyecanı şüphe bile duymadan bu iddiayla köşeme taşımıştım. Peki neden olmadı? Önce diziyi açıklayayım ardından da neden tutmadığının analizini gelin birlikte yapalım…
Bahsettiğim dizi Ay Yapım’ın “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmiyle Türkiye’de geniş çevrelerden hayran kazanan romanın uyarlaması dizi Al Yazmalım. Dizinin başrollerinde Melekler Korusun’un genç ve başarılı oyuncusu Özge Özpirinçci, Muhteşem Yüzyıl’ın Leo’su olarak tanınan radyo programcısı kimliğiyle de belli bir kesim tarafından dizi öncesi de takip edilen ismi Seçkin Özdemir ve Aliye’nin Müco’su – Ezel’in Kerpeten Ali’si tiyatro izleyicilerinin son olarak Guguk Kuşu oyunuyla gönlünü feth eden deneyimli ismi Barış Falay var…
Peki tüm bu tanıdık simalara, ekranlara fark getiren Mudanya manzarasına ve yaptığı her iş tutar gözüyle bakılan yapım şirketine rağmen Al Yazmalım neden istenen başarıyı elde edemedi?
Dizinin başrollerinden biri ekranların en son Sıdıka tadında komik bir bilmişlikle aşina olduğu “özgür ruh” temsili bilmiş ev kadını Asiye ve şimdiye kadar kültleşmiş hiçbir yapımda görmediğimiz bir spora gönül vermiş motor yarışçısı İlyas. Denklem diziler içerisinde hayli ilginç… Asiye’nin ev kadını olmasına rağmen (Rağmen dememin sebebi kişisel bir yaftalamayla ev kadını etiketi oluşturmak değil, diziler içerisindeki ev kadını modeli üzerinden bir karşılaştırma yapmaktır) özgürlüğüne düşkünlüğü, polis olan ağabeyine karşı boyun eğmez tavrı ve aşkına sahip çıkışı diziler içerisinde alternatifti. Tıpkı tüm sorumluluk sahibi, sevdiği kadına delicesine aşık baş karakterlerin alternatifi olan sorumsuz, yaptıklarının sonucunu düşünmeyen İlyas gibi.
Size ilginç gelebilir ama bu dizide hep fark ettiğim aslında dizinin başrolü iki erkek karakterin aslında bir jön tipinin bölünmüşlüğü olduğu. Yani Cemşit’in sorumlu, olgun, duyarlı yönü her ne kadar bir kadın için cezbecidiyse İlyas’ın çocuksu, patavatsız, hırçın ve maceraperest tavrı da bir o kadar baştan çıkarıcıydı ve aslında ikisi de diğerinin eksik yanını tamamlıyordu. Yani dizilerde alışkın olduğumuz iyi ama yaşadıkları yüzünden kötü olan, bir şekilde hata yapıp düzeltmeye çalışan, kalbi hep temiz ama başı belada baş karakterler burada karakteri zıt ve değişmez iki parçaya bölünmüş durumda. Eğer ikincil bir karakter olmasaydı belki de İlyas, Cemşit türünde bir adama dönüşecek ve yaptıklarından ders alacaktı. Karakterlerdeki bu durağanlık dizide dikkatimi çeken ilk nokta oldu.
Özetle demem o ki, elbette bu zıt karakter ikilemi birçok dizide kullanıldı. Bu bölünme bir anlamda Bir İstanbul Masalı’ndaki Selim ile Demir örneğine benzetilebilir zihninizde ama tabi ki çoğu yönden farklı. Evet o dizilerde de karakterler iki zıt tarafı temsil ediyordu ve sonunda bambaşka insanlar olarak eksiklerini tamamlamadı. Yani Selim dizinin sonunda Demir’e dönüşmedi veya hiçbiri İffet’teki Ali İhsan gibi sonradan delirmedi ve o küçük değişiklikler hiçbir zaman Ezel’de içi iyi ama zamanla intikam uğruna kötü adam olmuş Ezel’in Ömer’den başlayan evrimini ekrana taşımadı. Bu dizideki farklılık esas erkek karakterlerinin ikisinin birbirinin bölünmüş olmasında. Yani, aslında tamamen farklı … Öyle ki Asiye’nin henüz birkaç bölüm önce Cemşit’ten bahsederken “Sevmenin bir yolu mu var, dokunmadan sevemez mi insan” replikleri de bu bölünmeyi ortaya koyuyor. Kadın düşünmeden birlikte olduğu İlyas’ta aşkı ve tutkuyu bulurken, dizide bir şekilde “baba” konumuna gelen Cemşit, Asiye için seksten çok uzak bir birlikteliğin nesnesi oluveriyor. Sanırım Bir İstanbul Masalı veya İffet dizilerinden neden farklı iki ana figür resmedildiğini burada daha net bir şekilde açıklayabildim. Bu bölünme geleceğim ikinci noktada “hayallerin erkeği” resmini mecburen bozdu ve bütünlenemez şekilde parçaladı.
İkinci nokta… Dizinin göz ardı edilen ikinci falsosu klasik izleyicinin özdeşleştirme ve gerçek hayatta karşılığını bulabildiği veya özlemini duyduğu karakterlere beslediği ilginin bir türlü uyandırılamamasıydı. İlyas, bir taksi şoförü olsa veya illa bir heyecan peşinde olacaksa futbolcu olarak ekrana taşınsa belki çok daha kolay yer alacaktı izleyicinin eşleştirmesinde. Ancak Türkiye’de çok da popüler olmayan bir sporun gönüllüsü, motor sporcusu olunca üstelik ciddi bir değişim göstermeyen iflah olmaz bir sorumsuz esas erkek olarak resmedilince ne prens kostümü giyebildi ne de sokağın köşesinden göz kırpan sevgilinin ekrandaki yerini alabildi. İlyas bu anlamda ne gerçekti ne de hayal… Dizide de sürekli belirtildiği ve Asiye’nin dert yandığı üzere sürekli eski karısının hayatına müdahale eden ve bir şekilde her şeyi eline yüzüne bulaştıran adam olan İlyas bir de yeğenini bulmak için oyunlara başvurup boşanmasının üstünden kısa süre geçer geçmez başka bir kadınla (Helin) evlenince “izleyicinin hayallerinin süsleyen adam” hayat nereye savurursa oraya giden bir omurgasıza dönüştü. Cemşit de insanlardan uzak yaşayan, sevgisini içine gömmüş, heyecandan uzak ama sorumluluk sahibi imajıyla öyle gerçek ancak hayallerden öyle uzaktı ki… Bölünmüştü işte, ikisi de ancak bir “esas erkek” ediyordu, Asiye’nin ikilemi izleyici için de bir çelişki yaratmıştı.
Peki ha ata kimde? Hata demek yanlış olsa da dizi dünyası için birçok alternatif karakteri bir arada tuttuğu için biraz doz aşımı yapan dizide sorun kült bir filmin üstüne kamyon şoförü gibi hayatın içinden biriyle benimsenen karakteri motora bindiren, başörtüsüyle çizdiği “köy kadını” imajını asiliğiyle yırtan Asya karakterini kot montla revize edip “polis ağabeye” (ki bence ağabeyin mesleği polis olmasa algı çok başka olabilirdi. O uzun analize şimdi girmesek daha iyi, zira onun da uyuşturucu bağımlısı bir kadınla evliliği ister istemez bir tabuya dokunuyor) başkaldıran, evlilik dışı hamile kalan karaktere dönüştüren ekipte.
Dizilerde alternatifleri denemek, farklı işler sunmak elbette izleyici için güzel, televizyon için önemli adımlar. Ancak ticari hedef güdülerek yapılıp, sonradan beklenen ticari başarı elde edilemeyince yayınına son verilecekse yeniliklerin dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Al Yazmalım neyin kurbanı oluyor diye sorarsanız verebileceğim tek bir yanıt var, izleyiciye alışkın olmadığı bir ilaç zerk etti dizi. Sonucun kesin olarak iyileştirme sağlaması beklendiği için sonuç tatmin etmedi ve zamanla iyi gelecek niyetine senaryoya daha fazla entrika katıldıkça doz aşımı yarattı. Özetle bu dizi doz kurbanı oldu.

ABD’nin Muhteşem Yüzyıl’ı The Kennedys

Biliyorsunuz sıklıkla yabancı diziler hakkında da bilgilerimi, tavsiyelerimi ve eleştirilerimi köşemde sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. 2011 yapımı, epey olaylı bir diziden bahsedeceğim bu kez, The Kennedys.
Geçtiğimiz günlerde fırsat bulup 1 hafta içinde 8 bölümünü zamana yayarak izledim ve sindire sindire yorumlarımı hazırladım. Öncelikle başlıktaki benzetmemi açıklayayım isterseniz. İki dizinin benzerliği aldığı tepkilerde. Geçtiğimiz yıl Muhteşem Yüzyıl üzerine yapılan tartışmalar ana haber bültenlerine bile konu olmuştu, diziyi protesto edenlerin açtıkları siteler, kanal binası önünde yapılan protestolar günlerce konuşulmuştu. O zamanlar benzer bir durumun ABD’de de The Kennedys hakkında yapıldığını birkaç satırla duyurmuştum sizlere. Gelin bu konuyu biraz açalım.
Dizi adından da belli olacağı gibi Kennedy ailesini anlatıyor. Ailenin yaşadığı trajik hikayeyi tarihsel bir anlatımla izleyiciyle buluşturuyor. Yalnızca Başkan Kennedy değil, kardeşleri, anne ve babası da dizinin yapıtaşlarından. Dizi 45 dakikalık 8 bölümden oluşuyor ve başrolleri Greg Kinnear, Katie Holmes, Barry Pepper ve Tom Wilkonson paylaşıyor. Dizinin yönetmeni ise Jon Cassar. Eleştirilerin hedefi olan senaristin adını da geçirmekte fayda var, Stephen Kronish.
İlk bölüm 1960 yılında seçim günü başlıyor, ancak kronolojik sıralamayla değil sürekli ileri-geri zaman içinde hareket eden bir kurguyla öyküyü filmleştiriyor. Diziyi izleyenler zaten detayları görecektir ben biraz daha karşılaştırmalar üzerinden ilerlemek istiyorum.
Biliyorsunuz Kennedylerin hayatı gerçekten “film olur” denecek cinsten. Dizideki hikayi önümüze alırsak: Babanın siyasi hedefleri, kardeşler arasında yürüyen destek üzerine kurulu bir ilişki, kimi zaman çekişme, bir oğulun savaşta ölümü, ailenin hep ağabeyinin gerisinde kalan oğlunun savaştan yaralı ve madalyayla dönmesi, kardeşinin ölümünün ardından başkanlığa yürümesi… Jack Kennedy’nin babası gibi hareketli aşk hayatı,hayatlarına değen mafya izi, Frank Sinatra gibi tanıdık isimlerin varlığı, Domuzlar Körfezi olayı, Küba gerginliği, ilk afroamerikan öğrencinin üniversiteye kaydı ve tabi ki Marilyn Monroe skandalı…
Dizide Marilyn Monroe’yu yalnızca son bölümde gördüğümüzü, Jack Kennedy’le yanyana bile hiç görünmediğini, aşkın bitiş aşamasının yalnızca ele alındığını söylemem bile aşağıda sıralayacağım maddeleri sizin için daha da çarpıcı hale getirecektir.
Böyle bir ailenin hikayesi Türkiye’de dizi yapılsaydı ne olurdu?
-Hikaye çocukluktan başlatılır, dizi toplamda en az 2 sezon sürerdi.
-Özellikle skandalların üzerine gidilir Marilyn Monroe belki de First Lady kadar dizide yer alırdı. İntiharı, ihtirasları, aşkı, kariyeri genişletilerek bölümlere yayılırdı.
-Babanın felci Yaprak Dökümü misali en az 2 bölüm izleyenleri ve karakterleri ağlatırdı
-Mafya kesin Frank Sinatra’nın “topuğuna sıkar”dı.
-Jack Kennedy’nin ölümünün ardından Bobby’nin başkanlık yarışı da ikinci sezonun son 10 bölümünü kapsar, Jackie’nin ikinci evliliği derinlemesine deşifre edilir, ilk eşine aşık kadının acısı yürek dağlardı.
Daha onlarca madde çıkarılabilir. Demek istediğim ise bu üç-beş maddeden bile anlaşılabilir seviyede. Uzatıyoruz diyorum, çok uzatıyoruz. 45 dakikalık 8 bölümde sıkmadan, bıktırmadan, flashbackler olmasına rağmen izleyiciyi yormadan anlatılabilecek bir hikayeyi Türkiye’de 50 bölümde çok rahat çekerdik diyorum.
Amerika’da böyle örnekler yok mu? Elbette var, Grey’s Anatomy 8 sezonda tüm ilişki kombinasyonlarını değerlendirdi. Artık dizinin her bölümü neredeyse 2 günü anlatır hale gelecek kadar yavaşladı. Ancak Mildred Pierce gibi bir 5 bölümlük mini dizide de Amerikan Cemile’sini (Evet Öyle bir geçer zaman ki’den bahsediyorum) izleyebildik ve o dizi ödüle doymadı hatırlarsınız. Sözün özü, evet diğer ülke dizilerinde de uzun uzadıya anlatılan hikayeler de oluyor ancak böyle ödül alabilecek, kısa süren alternatifler de bulunuyor. Bizim en kısa projelendirilmiş dediğimiz dizi Son, ki 25 bölüm… Üstelik ilk bölümün yarattığı beklenti o kadar yerle bir edildi ki hikaye bir türlü çözülemediği için izleyiciyi yorar hale geldi.
Neyse, bir ilginç noktaya daha değinelim, bu dizinin çekimleri 2010 yılında yapılmış ve çekimlerin ardından History Channel’a satılmıştı. Fakat senaryonun gerçeği yansıtmadığı, kaynak alınan kitabın verilerinin saptırıldığı gerekçesiyle yapılan eleştiriler sonucunda dizi kanalından ayrılmak zorunda kalmıştı. Daha doğrusu kanal, protestolar karşısında direncini kırarak diziyi yayınlamayacağını belirtmişti. Sonra bir başka kanal Reelz Channel diziyi almış fakat diziye reklam alamadığını açıklamıştı. 30 milyon dolar bütçeli dev bir yapımın reklam alamamasının ne demek olduğunu açıklamama gerek yok herhalde.
Dizide gerçeklerin yansıtılmadığı, Kennedy’nin hayatının çok yüzeysel anlatıldığı gibi eleştiriler var. Olabilir, benim odağım şu an bu olmadığı için yalnızca belirterek, çok fazla üstünde durmadan geçiyorum. Dizinin yapım açısından örnek alınacak pekçok özelliğini paylaşarak devam ediyorum. En önemli olan nokta HBO, BBC gibi kanalların senelerce dünyaya en bilinen örneklerini sunduğu minidiziler Türkiye’deki sektöre şimdilik çok uzak görünüyor. Süre kısaltmak bile olay olurken diziyi kısaltmak bir de reklam alamama ihtimaline ve tüm eleştirilere karşın milyon dolarlık bütçeler yaratmak ve yayıncı kanal bulmak imkansız gibi…
Televizyon dizileri için görüşüm belgesel olmadıkları gerçek olmak zorunluluğu bulundurmadıklarına yönelik. Yani bu dizinin Kennedy ailesini %100 doğru anlatması şart değil, televizyon dizileri eğlencelik işler, belgesel özelliği taşıyacak birçok kitap ve film zaten arşivlerde mevcut. Ancak siz seyirlik, keyifli, yönetmenlik ve kurgu anlamında titiz çalışılmış, makyaj ve kostümlerine özen gösterilmiş, (Katie Holmes bile şaşırttı beni) iyi oyunculuklarla dolu bir dizi izlemek isterseniz The Kennedys doğru bir seçim olacaktır.
Kıssadan hisseleri de yukarıda maddelediğimize göre sizlere iyi seyirler diyerek noktayı koyuyorum.

Behzat Ç ailenin temeline dinamit mi koyuyor?

 “MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, ”Behzat Ç. Adlı diziyle Türk ailesinin temeline dinamit konuluyor. Bu dizide biri savcı ile diğeri emniyet görevlisi evlenmeden, nikahsız birlikte yaşıyorlar. Emniyet görevlisi rolü gereğe savcı rolündeki bayana çok sert davranıyor. Bununla ilgili bir girişiminiz oldu mu?” sorusunu yöneltti.
Bakan Şahin, bu soruyu yanıtlarken, ”Kadını ikincil hale getiren ve şiddeti özendirici dizilerden bir anne olarak ben de rahatsızım. Toplum hem şikayet ediyor hem izliyor” dedi. Bu konuda toplumsal bilinci yükseltici çalışmalar yapılması gerektiğini belirten Şahin, ”Ya da şikayet mekanizmasını güçlendirmek gerekiyor. Sivil inisiyatif güçlendirilirse bu tarz dizilerin yayından kaldırılmasına yönelik bir baskı mekanizması kurulabilir. Bu alanlarda daha toplumsal duyarlılığı artıracak çalışmaların güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum” şeklinde konuştu.”
Şimdi burada ezbere söylenen “kadını ikincil sınıfa koyma” meselesine biraz değinmek lazım. Evet Savcı Esra ile Behzat zaman zaman sert tartışmalar içine giriyor ancak bu tartışmalar “sen kadınsın” şeklinde aşağılamalar değil veya kadın üstünden biçimlenen diyaloglar olmuyor. Öyle ki genelde bir vaka üzerinde fikir ayrılığına düşünüyorlar veya ikili ilişkilerde olabilecek tartışmalar yaşıyorlar. Belirtmek gerekir ki kadınla tartışma yaşayan her erkek ve her tartışma konusu, kadını ikincil kategoriye sokmaz! Ha eğer kadının konumunu ikincil hale getiren tartışma değil nikahsa ona da şöyle bakmak gerekir fikrimce: Nikahsız yaşam erkek egemen bir toplumda kadını ikincil sınıfa koymak olarak algılanır, yani nikah bir statü göstergesi olur kadın için bu bakış açısıyla. Nikah bahşedilmeyen, oyalanan kadın mağdur mu olur? Nereden tutsanız elinizde kalıyor eleştiri…
Evet, Behzat Ç’de başka açılardan rahatsız olduğum konular var. Örneğin sorguda kişiye tokat, tekme savurması ancak Behzat Ç senaristlerinin zaten bir kahraman yaratıyoruz iddiası yok ki. Aksine katıldıkları her programda bizim yarattığımız bir antikahraman ve bu kadar sevilmesine şaşırıyoruz diyorlar. (Geçtiğimiz aylarda katıldıkları programlara göz gezdirin isterseniz) Bu taraftan ele alırsak da Behzat Ç’nin nikahsız yaşamı özendirmediğini veya kadını ikincil konuma itmediğini söyleyebiliriz. Çünkü yapımcılar, senaristler, oyuncular bile onun bir rol model olamayacağı kounsunda beyanlarda bulunuyor, ki beyan yetmez öyle etkiliyor derseniz ben kişisel gözlemim çerçevesinde herhangi bir etki de göremiyorum.
Burada konuşulması gereken iki başlık var, Behzat Ç eleştirisi kadın üzerinden mi yapılıyor aile üzerinden mi? Kadın üzerinden yürütülüp aile ile sonlandırılan bir eleştiri bu. Aile yapısının temeline dinamit konuluyor sözü o nedenle bu eleştirinin ana fikri. Onun nedeni de Esra ile Behzat’ın nikahsız ilişkisi! Bana gore aile olmak illa resmi bir bağ gerektirmiyor, günümüz aile yapısının özel mülkiyet hakkıyla beraber çıktığını ve temelinde zaten bir şekilde “şirket ilişkisinin” yattığını düşünürsek ikili ilişkilerin resmileşmesi elbette devletin isteyeceği bir durum. Çünkü aile devlet nezninde bireyi kontrol mekanizmalarından biri ancak yalnızca nikah olmadan beraberlik yaşayan insanlar dizide görünüyor diye ailenin temeline dinamit konulmaz. Kimse ekranda “aaa nikahsız yaşıyorlar hadi biz de boşanalım” demez. Devletin görevi aileyi değil bireyi korumaktır (her ne kadar bakanlıklar bile adlarını öyle koysalar da) buradaki tartışma aile kurumunun dinamitlenmesi değil, ideolojik çerçevede varsayılan ideal aile yapısının toplumda değişmeye uğraması ve bundan duyulan kaygı.
Geçenlerde akademik bir televizyon eleştirisinde de okuduğum ve hak verdiğim gibi, toplumda muhafazakarlık çözüldükçe medya muhafazakarlaştırılarak nabız yavaşlatılmaya çalışılıyor. Özetle toplum zaten değişiyor, diziler burada değiştiren değil, değişimi gösteren ve çözülmeyi durdurmaya çalışan öge durumunda. Yani Behzat Ç ailenin temeline dinamit kurmuyor, yalnızca o ideolojinin idealleştirdiği aile yapısına “uymuyor” ve çözülmeye karşı direnmiyor.

Vekilin adı dizideki mamaya verilmiş, aman ne utanç!

Olay malumunuz bir Milletvekili, isminin Uçurum dizisinde “mama” rolünü canlandıran Esra Ronabar’ın karakterinin adı olarak ekrana gelmesine kızdı ve basın açıklaması yaparak diziye savaş açtı.
Kelli felli gazetecilerimiz, büyük gazeteler ve internet sitelerimiz de haberi “Büyük skandal”, “Milletvekiline ayıp” başlıklarıyla verdiler, duyurdular.
Haberde hukuki süreç şöyle anlatıldı: “… Derhal avukatı aracılığıyla atv yönetimi ve RTÜK’le bağlantıya geçti. atv yönetimi “Böyle bir şeye izin veremeyiz. Dizideki karakterin soyadını bipleyerek vereceğiz” yanıtını verirken, …, avukatı aracılığıyla kanala “ihtarname” çekti. … daha sonra RTÜK üyelerini arayarak durumu anlatırken, avukatı RTÜK’e şikayet başvurusunda bulundu.”
Şimdi biraz olaya farklı boyuttan bakalım istiyorum, eğer dizideki bir annenin adı o isim olsaydı o zaman sayın vekil aynı hukuki yola başvuracak mıydı?

Veya “mama” olan karakter yalnızca tuzağa düşürülmüş bir hayat kadını olsaydı? Bilemem… Karakter once seks işçisi olan ardından mamalığa terfi eden bir tip.

Oysa Facebook’a malum ismi yazdığınızda onlarca farklı kişi çıkıyor, adın panenti kimsede değil belli ki, her adaşın da mesleğinin fişlendiğini hiç sanmıyorum.
Toplumda insanların zorluklarla yüzyüze kalan, şiddet gören, öldürülen, kimi zaman başka iş yapma imkanı bulamayan, kimi zaman isteğiyle bu işi yapan kişilerden utanması, gazetelerin bu insanları aşağılayarak “skandal”, “milletvekiline ayıp” şeklinde yazması çok daha düşündürücü değil mi? Bir de kanalın görüntüyü bipleyeceğiz yaklaşımı?
Evet, toplumdaki en aşağılık seviye seks işçiliği hatta mamalık ya, bir isim benzerliği bile tahammülsüzlüğümüzü su yüzüne çıkarıyor, ve “iğrenç bir tipleme”olarak adlandırılıyor ya…
Gerçeğe tahammül edememek bu, gerçekte olanları görmeye bile yanaşmamak, iğrenç olarak betimlemek ve bu gerçekten iğrenmek… Ki dizide, genç kadınlara zorla fuhuş yaptıran karakterin gerçekliğinden şüphesi olanın olduğunu sanmıyorum. O karakterin işe nasıl başladığı nasıl bu kadar duygularının kabuk tuttuğu henüz açılmadı, ve yazılarda öyle yansıtıldı ki sanki doğuştan canavar olmuş bu kadın. Halbuki bu süreci yaratan da içinde yaşadığımız aynı toplum, sokakta kaçan hayat kadınını görüp yüzünü çeviren, görmezden gelen bizler mümessiliyiz tüm o “iğrenç tip”lerin. Ve tüm bu gerçekliğin değişmesini sağlayacak kişiler akademisyenler, politikacılar… (!)
Yapımcının-kanalın “editorial hata olmuş” açıklamasını ise yerinde bulmuyor, arkasında durmalı ve “neden utanıyorsunuz ki” demesini umuyordum, o da olmadı… Toplumsal olarak görüşlerimizi pekiştiren “aşağılık fahişelerin” adını bile benzetmek utancımız oldu, tüm o yargılarımızı omuzlarından tutup sarsacak bir akil görüş duyulmadı. Şimdi karakterin ismi biplenecek, evet sansür en kolay çözüm zaten…
Peki bu ülkede seks işçilerini kim savunacak? Akademisyenler, milletvekilleri…

Çemberimde gül oya ve Küçük kara balık

Bir sahne geliyor gözümün önüne… Çemberimde gül oya’dan… Bir çocuk… Bir öğretmen… Kitaplar yakılıyor… Aradım görüntüleri de buldum, biraz ileride onları da paylaşacağım sizinle ama önce izin verin anlatayım. Bende, hafızamda kalanları. O sınıftaki çocuklardan birini Çağan Irmak olarak yerleştirmişim hafızama, şimdi yeniden izleyince “O bendim” demediğini anlıyorum, ama o kadar sahici ki şüphesiz yazmışım bu gözüntünün gizli jeneriğine o rolün gerçek sahibinin adını Çağan Irmak diye. Onun çocukluğu gibi.

Bugün yine çok ağlattı beni kendisi, Dedemin İnsanları’ndan çıkar çıkmaz bu sahne canlandı gözümde. Nedendir bilinmez, ikisini de izleyenler belki mantıksal bir bağ kurabilirler ama benim zihnimdeki tek bağıntı ikisinin de üzerimde bıraktığı etki. Çağan Irmak hala anlatıyor, tıpkı o sahnede “ben anlatıyorum” dememesine rağmen benim onun adını aklıma kazımam gibi . Çok karışık anlatmış olabilirim, iyisi mi siz izleyin. 3 parça video halinde o sahnenin bütünü.

Önce kitapları yaktılar…

Küçük çocuk öğretmeniyle konuşur…

Ve işte o “Küçük kara balık”…

İşte hepsi bundan ibaret, birkaç dakikalık bir sahne. Birkaç söz, birkaç satır… Öyle kazınmış ki aklıma, öyle yer etmiş ki. Bugün Dedemin İnsanları’nda bir denizin iki ucu arasındaki o aslında kısacık mesafeyi uzatan, imkansızlaştıran zihniyet gibi yer etmiş kimilerinin hayatlarına bu yanık kağıt kokusu… Kimilerinin de anlatılan hikayeler sayesinde zihninde algılanıyor sınırlar, imkansızlaştırmalar, yoksaymalar…

O çocuk olsanız da, olmasanız da iyi ki anlatıyorsunuz Çağan Irmak… Benim gözümde siz o çocuksunuz ve öyle olduğu için, çocuk duyarlılığı ve onun hafızasında kalanları biriktirdiğiniz için ben bugün böyle ağlıyorum. O çocuk biraz siz, biraz ben olduğum için… İyi ki anlatıyorsunuz, iyi ki o “Küçük kara balık” sizsiniz…